Metinler

 

Boya, desen, tuval, fotoğraf ve farklı malzemelerle kurgulanan beden dili; uzayıp süzülen zarif kesitlerle “bir-bütün" olarak, duyularımızda bıraktığı hazzın gerilimini yansıtıyor bize. Zincirin tutsaklığıyla sarmalanan kırmızı; figür paketlemeleri içerisinde, hazzın sıcak temasıyla karşımıza çıkıyor; kadın ve birleşeni ile. 'Bir-bütün' düşüncesi altında birçok kimliği birleştiren tavrım; kimi yerde kendini aynaya, ya da pleksi yüzeyindeki boyayla oluşan derinliğe, dekupe edilmiş bir figür paketlemesi içinde ağaç konstrüksiyona ya da malzeme ağırlıklı bindirmelerle zincir, tel, şarap mantarlarıyla oluşan kurgulara bırakmıştır kendini. Bu algıda bedenden aldığım kesitler; yer yer ayaklar; kadının bu dünyada dik durmasını sağlayan, ve ayakları yere basan bir güçte; ruhuyla - attığı adımların bilinciyle - görsel bir şölene hazırlamaktadır bizi. Tüm bu görsel ifadenin kesiştiği yer; kadın bedeninin estetiği ve her bir kıvrımı. Kadın seyirlik bir tutku olabilir, ama bedeni sıyırıp ruha dokunmak gerek. Şehvet, resmin içindeki her türlü doyumu karşılamalı.

 


 

İÇ İÇE
Sevim AKTEN

 

 

Bedenin kırılgan dilini, karmaşık duyguları, aşkı, tutkuyu, özgürlüğü, hazzın gerilimini renklerle betimlemek. Birbirine dolanan, bağlanan, gerilen, çözülen, kopan zincirler. Ya Zaman içinde ya Yıldızlı bir Gece’de ya da Küçük Şeyler'de. Bütünleşen bedenler, İç İçe geçmiş, birbirine kenetlenmiş, bölünmüş uzuvlar, Bir Bütün olma yolunda kurgulanmış. Her şeyin, herkesin,  tüm duyguların, düşüncelerin İç İçe olduğu bir evreni betimleyen imgeler.

Savruk fırça darbeleriyle biçimlenen Hazzın Gerilimi, Beş Duyu, Beyin Fırtınası, Düğüm, Yıldızlı Gece, Tutku, Şarap ve Kadın. Kah kırmızıyla kah maviyle vurgulanan duygular. Tel örgüyle, zincirle simgelenen tutsaklığı değil, özgürlüğe uzanan eli, kırılan zincirleri betimleyen sarmal dokunuşlar. Zincirler, yerine göre açılan bir pencere, çözülen bir düğüm, özgürlük ve sonsuzluğu çağrıştıran kavramsal bir algı.

İmgelerin diliyle betimlenen yoğun duyguların dışavurumu, en uygunu çoğul bir anlatım; farklı disiplinlerden, farklı malzemelerden oluşan: ressamın algısı tek algı değil artık, tekniğe dayalı tüm bağlamlar anlamlı. Tuval bundan böyle görsel bir nesne değil bir Açık Yapıt. Gizemli ama yoruma açık; içsel ve dışsal yerlemleriyle. Ancak algının nesnesi tek tabloyla sınırlı değil. Diğerleriyle Bir Bütün. Birbirinin devamı. Birbiriyle örtüşen İç İçe görseller. Bütünlüğü sağlayan dışsal bağlanımlar. Klasik anlamıyla yine tuval ve pleksiyle oluşan derinlik. Uçuruma düşen çakıl taşları, kayan yıldızlar, denizde iç içe geçen dalgalar. Alabildiğine derin.

Pleksinin saydamlığı, şarap tadı sinmiş mantarın kokusu, tuvalin yoldaşları. İçerikle biçimin eşsiz uyumu: İç İçe. Van Gogh'a öykünen Yıldızlı Gece de mutlu bir buluşma. Masmavi gökyüzü, yeşil - sarı yeryüzüne kavuşmuş. Yıldız yağmuruyla sırılsıklam. Tek tanıkları, kıvrak dokunuşlarla uzamı boydan boya sarmalayan figür. Pleksinin gücü, uçsuz gökyüzünün, sorunlu yeryüzünün, sonsuzluğun yansısı.

Renklerin en sıcağı elbet kırmızı. Çılgın, duygusal, dramatik, pathetik kırmızı. Sadece tutkuyu ve hazzı değil, sürekliliği, yenilenmeyi, aşkı, sevgiyi, yengiyi  ve doğurganlığı duyumsatan kırmızı. Dahası harmanlayıcı, birbirinden güzel öteki renkleri kucaklayan sıcak renk kırmızı. Kırmızının hep önceliği var. Ama albenisi maviyi, moru, yeşili, sarıyı gölgelemekten uzak. Sözün kısası İç İçe metaforik bir anlatım. İmgesel, derin, çok katmanlı ve şiirsel. Renklerin diliyle ve sarmal dokunuşlarla devinen imgelerden oluşmuş sanatçının varsıl iç dünyası.

 


 

BEDENİN KIRMIZI DİLİ NASIL KONUŞUR?
Ahmet CEMAL

 

 

'Bedenin kırmızı dili' rastgele bir seçim mi?

Üstelik kırmızı, sanatın neredeyse tarih öncesinden bu yana aynı zamanda tutkunun temel diliyken?

Söz konusu olan, Erkan Yaprakkıran'ın resimleri ise eğer, hayır.

Çünkü kırmızı, bu ressamın resim dilinde, dilden de öte, anlatımında çoktandır bir izlenceye dönüşmüş.

Karşımızdaki resimlerde kadın - yalnızca bedeni ile değil, tüm varlığıyla - bir tür tapınağa dönüşmüş. Canlı taşlarla inşa edilmiş bir tapınak. Ressamın dokunmaktan hiç bıkmadığı taşlarla.

Burası, çok önemli.

Çünkü ressam, kırmızıyı salt bir renk olarak kullanmıyor. Kırmızı, onun resim yapmaya koyulmuş bütün parmak uçlarının dokusunda doğuştan varolan bir dil.

Kimi zaman fotoğraflara dokunuyor. Kimi zaman da kırmızıdan başka renklerle bezediği resimlere. Hep kırmızı parmak uçlarıyla. Parmak uçları kadının boynundan, göğüslerinden, bacaklarından aşağı kayarken, ve sonra tekrar yukarılara tırmanırken, hayata kavuşturmak anlamında, hep 'nefes' veriyor. Nefes vermekte olduğu bedeni bütün yüzeyinde irdeliyor, ölçüyor, seviyor, gerçek aşkın sonrasız ömrünün simgesine dönüştürüyor.

Haz, ressamın tuvallerinde ve fotoğraflarında alabildiğine konuşkan. Kadın, bu konuşkanlık aracılığıyla doğada hak ettiği saygınlığa kavuşuyor. Bu saygınlığın eşiğinden sonra o, artık resmin ne öznesi ne de nesnesi.

Doğrudan sahibi.

Hem en beklenmedik hem de en beklenilen anların dili kılınmış olan kırmızı, bütün noktaları, boşlukları, çizgileri görünüşte hep başına buyruk doldururken, daha bir dikkat kesilmiş olan izleyici, ressamın kıpkırmızı kesilmiş parmak uçlarıyla kadının en derinlerde yatan mahremiyetine doğru bir yolculuğa çıkıyor.

Varılan nokta, kadınsız ve sanatsız yaşayamayan ressamın bütünüyle kendine özgü bir dili konuşmaya başladığı yer. Bu konuşmanın başlaması ile birlikte başta en kırılgan gibi gözükmüş olan bedenler ansızın beklenmedik bir güçle donatılıyor.

Ve yine bu noktada, ressamın duruşu da çok önemli.

Ressam, o duruşla kadını salt kullanmak veya elde etmek yerine, hayata ancak onun bedeni aracılığı ile seslenebileceğini somutlaştırıyor.

Erkeğin kadına, doğanın o yüce doğurganına gösterebileceği en yoğun saygı.

Kadın, sanki bütün resimler boyunca bedenin kırmızı dilinin rehberliğinde erkeği keşfe çıkıyor...

 


 

TUVAL BEDEN – BEDEN TUVAL
Necmi GÜRSELER
 

"...Görmekle her yer arzuya açılır,
fakat arzu görmekle tatmin olmaz..."
Jean STAROBINSKI

 

Kırmızının her bir beden kıpırtısında pusu kurduğu arzuya açılıyor Yaprakkıran’ın işleri. Her ne kadar tuval özünde kendi sınırlarını çizerek bize yabancı gibi dursa da,  Yaprakkıran’ ın çalışmaları bu sınırları yok ederek, içsellikle bedene aksettirir. Peki bedenle sarmalanan kırmızı neyi temsil eder böylesine çekici kılarak kendini?

"Rouge: le vin, la femme, l'art" (Kırmızı: şarap, kadın, sanat) üçlü sacayağı ile özdeşleştiriyor Yaprakkıran kırmızıyı. Kimi zaman gözyaşına karışan, kimi zaman kan olan, kanayan bir yol, bir gövde çiziyor kendisine. Bedenin tuvale gerildiği merkezde; bedenin tuval, tuvalin de beden olduğu tam da o yerde başlıyor, hareketi sürekli kılan temas.

Giden, bizden uzaklaşan kadının o gizemli çağrısının, ayak izlerinde söze duran hazzının üzerinden, ister istemez iz sürüyoruz; bir an dokunabilmenin ölümsüz ruhunu bedenlerimizde keşfedebilmek için belki de.

Burada, gerçekte mevcut olmayana duyulan sonsuz arzu da, hazzın sıcak temasını ateşleyen bir başka etken. Diğer bir ifadeyle gördüğümüz, tattığımız, kokladığımız hatta sarmalanıp dolandığımız dokunuşun tatmin edilmeyecek bir iştahla izleyiciye sunumunu inceden inceye çarpıcı bir şekilde yapıyor Yaprakkıran. İşlerdeki parçalı bölünmüşlükle dokunuşu harekete geçiren sürekliliğin içerisinde, hazzı erotikleştiren en belirgin imge, hiç şüphesiz ki kadın bedeni . Bu tanrısallıktan hangi dokunuş uzak düşebilir? İşte bunu göz önünde tutarak farklı imgeleri bir araya getirerek kadın bedeni üzerinden şehvetin doyumsuzluğunu kırmızıyla güçlendiren işlerin iç yolculuğuna çıkıyoruz.

Bir kadının çağrısına uzanan hapsedilmiş elin teması ya da dokunuşu, bizi o an'ın ağları ile sarmalamaz mı? O an’ın içinde hem ölür hem de sonsuzluğun gizli kilidini açan kapıya uzanır elimiz. Zamanın baş edilmez gerçeğine saplanan gözler ve eller hem hazzın doruğunda hem de acının, kırılmanın ve kanamanın eşiğindedir. Bu yüzden o kısacık anın peşinden sürüklenir gider esrik ruhumuz. Tam da bu noktada Yaprakkıran fotoğrafı devreye sokuyor. Fakat fotoğrafı, ham halinden koparıp, resimle ilişkilendirerek, müdahalelerle o anı daha da içselleştiriyor...

Yani zamanı bir toz bulutu gibi düşünürsek parçalara ayrılan kısacık anlarda, belki de elleri mahkum eden ya da tam tersi, esaretini veren kırmızı dokunuşla kendini bütünleyen merkezde, kana karışan şarabın esrikliğine bürünüyoruz. Aralanan dudakların, kıvrak bedenlerin ve bakışların donuklaştığı gözlerin en derininden gelen çığlığa, bir parça el olabilmek için kanamanın sonsuz akışına dalan yürek burkulmalarının kıyılarına çekiliyoruz. Kanatanın kanayan olduğu çetrefil bir ölümsüzlük bu...

Şehvanileşen bir elin çıldıran akışına sahip olabilmenin kanına giriyoruz. Yaşamın kapılarını açan, ölümsüzleşen anların mevcudiyetinde kendisiyle ötekini yüzleştirmekten geri durmayan Yaprakkıran; çizginin burkulup dönendiği, ellerde kasıldığı, dönüp dolaşıp prangalandığı sessizliğin uçurumuna yuvarlanan ruhun yansımalarını da sunuyor bize. Bedenin her bir yerine karışan kırmızının temsili, bilhassa zarif ellerin hareketinde, parçalı bedenlere dönüşerek yönümüzü acının estetiğine çeviriyor. Bütün bunların bir noktada ısrarla kesiştiği; boyanın, desenin, tuvalin, fotoğrafın ve farklı bindirmelerin bir arada kurduğu senteze yaslanan kadın bedenindeki dilin, dudağımızda bıraktığı hazzın gerilimini harekete geçirdiği, yepyeni bir ufuk açıyor bu sergi bize.